"What doesn't kill you, might hurt, but it'll make you stronger." (Samra, H.B.,2010)
ci
Yazarken:
Information - Dredg
Yaz Rüyası - Vera
ps: he woke up next to her, his head against her head.. his hand upon her breast, he knew today meant death..
ps2:anlatıldın yokken insanlara.. sözcükler özenli, kimse bilsin istemem.. bütün zaman senindi, bütün dünya.. kalan günler saklanırdı kokuna...
ps3: başlığın ne manaya geldiğini bulana bir sonraki konserde şarkı armağan ediyorum. tek bir ipucu var, facebook :)
Minyatur
23 Aralık 2010 Perşembe
9 Aralık 2010 Perşembe
Canım Polisim
Öyle kötü bir haber aldım ki bugün, her yerde paylaşmak, herkesin bunu görmesini sağlamak istiyorum. Ekşisözlük'e yazdığım entry'yi aynen kopyalıyorum o yüzden..
başlık: hayata dair iç burkan detaylar
entry:
ece temelkuran'ın 8 aralık 2010 günkü habertürk köşesinde bahsettiğidir.
-----------------------------------------------------------------------------------------
"
19 yaşında. boyu 1.55 var yok. yüzü yuvarlacık. tatlıcık bir ses tonu var. kahraman, küçük bir kız çocuğu. kaşık kadar. "dayanamazlar" diyor. "babam çok üzülür. annem çok üzülür. sonra akrabalarımız var, onlar da belki kızar. belki beni görmek istemezler artık. onları çok üzerler benim yüzümden. sonra belki... yani dayak olmaz da... yine de..."
insan hakları derneği'nin bir odasında yalnız başına bir kız çocuğu, bir kadının başına gelebilecek en korkunç şeyi yaşamış, polis tekmeleriyle bebeği düşürülmüş, bu dünyada bir başına duruyor ve... kız çocukları niye böyle allah'ım? niye hâlâ başkalarını düşünür bir kız çocuğu acıdan rahmi sızlarken!
'bebeği kutuya koydular'
ağlamıyor. eylemi anlatırken, biber gazını nasıl gözüne sıktıklarını anlatırken, ellerindeki gaz yanığını gösterirken, hastaneye nasıl alınmadıklarını, polisin onu nasıl düşük yaparken bile gözaltına almak istediğini, sedye getirmediklerini, bebeğinin kalbinin duruşunu... kasıklarına tekmeler atan polislere, "hamileyim! vurmayın!" diye bağırmasına rağmen vurduklarını anlatırken. hatta "belki duymamışlardır" diyor, inanamıyor belli ki, bir insanın bile bile bir kız çocuğuna bunu yapabileceğine... ağlamıyor şunu söyleyene kadar:
"doktor geldi, 'bebeğinin kalbi durmuş, alacağız' dedi. sonra bebeği çıkardılar. (parmağını gösteriyor) bu kadarcıktı. kutuya koydular. kutunun üzerine benim adımı yazdılar. o zaman işte... (kırılıyor ağzı, çenesi acıdan) ağırıma gitti."
devlet yardım ediyor!
böyle bir hikâyeyi anlatmak için bir kız çocuğu bu kadar direnci, bu kadar olgunluğu nereden bulur? bilemedim. devam ediyor:
"doktorlar dedi ki: sende morarma yok. bu bebeği kendi kendine düşürmüşsündür belki. incelemeye alınacak."
ben bir şey demiyorum, o da bir şey demiyor. susuyoruz, uzun hava. devam ediyor yine:
"devlet bana yardım edecekmiş, öyle dediler. kürtaj parasını ödeyecekmiş devlet. 600 lira..."
susuyoruz, küfür.
bir kız çocuğunu bu devlet, bu hükümet, bu polisler böyle büyütüyor işte. 19 yaşında ölü bebeğini bir kutunun içinde önüne koyup "korkma parasını vereceğiz" diyerek. o kız çocuğu, bir hastane odasında ilk kez kadın-doğum muayenesi masasına yatarken çıkıp utanmadan, erinmeden, üşenmeden "huzur ve istikrarımızın önemi ve falan ve filan" diyerek.
doğuracaktı...
sevmişler çocuklar birbirlerini. konuşuyorlarmış, düşünüyorlarmış "ne yaparız?" diye. ikisi de öğrenci. ama çok sevmişler ve bu bebeğin doğmasına da karar vermişler. belki okulu bırakırlarmış, belki başka bir çözüm bulurlarmış ama doğuracakmış işte, kopamamış bebekten. bilen bilir... sonra işte polis düşük yaparken ona şöyle demiş:
"bu yaşta çocuk peydahladın ha!"
gülmüş sonra.
böyle olmuş işte...
önceki gün devletimiz, hükümetimiz ve başbakanımız böyle korunmuş "huzursuzluktan" ve "istikrarsızlıktan".
"belki bebeğim olmaz benim" diyor. gözleriyle bana soruyor, sanki "olur" desem iyi gelecek. birileri iyi bir şeyler söylesin istiyor. yarın muayene olacakmış yeniden, söyleyeceklermiş bir problem var mı diye. "o masaya yatmak istemiyorum bir daha" diyor. "çok kötü bir şey. çok kötü oldum ben."
sonra yine başkalarını düşünüyor: "bir kadın daha vardı. onun da kasıklarına vurmuşlar hep. belki onun da çocuğu olmaz."
bizim payımıza düşen...
yine bakıyor yüzüme. istiyor ki "yok öyle şey. herkesin, senin de güzel bebeklerin olacak" diyeyim. şuncacık bir kız, annesi bile yok yanında, şimdi tanıştığı bir "abladan" iyi bir şey duymak istiyor. söylüyorum ben de. ne yapayım! çünkü bu devlet, bu hükümet, bu polisler, bu emniyet müdürleri bizim payımıza da bunu düşürüyor. bebeğini kaybetmiş bir kız çocuğuna söyleyecek laf aratıyor. var mı öyle bir cümle?
"ne yazayım?" diye soruyorum, "söyle ne istersen onu yazayım."
"bilmem ki" diyor. "siz bilirsiniz."
"boş ver sen şimdi" diyorum. "söyle, ne istersen onu yazacağım."
"ne isteyeyim?" diyor. "bebeğimi mi!"
ben çok küfür biliyorum. ben çok küfür biliyorum. ben çok küfür biliyorum. alnından öpüyorum, elini tutuyorum. çünkü işte, bu memlekette bizim payımıza bu düşüyor. birbirimizin elini tutmaktan, sarılmaktan başka bazen çaremiz kalmıyor.
"
-----------------------------------------------------------------------------------------
sonra "ben bu ülkede yaşamak istemiyorum" dediğimde annem bana "bu ülkeyi sen kurtaracaksın, gidemezsin" diyor. ben ne yapabilirim peki? birilerinin elini tutup sarılarak kurtarabileceksem bu ülkeyi ne ala!
ci
Yazarken:
Sessizlik
başlık: hayata dair iç burkan detaylar
entry:
ece temelkuran'ın 8 aralık 2010 günkü habertürk köşesinde bahsettiğidir.
-----------------------------------------------------------------------------------------
"
- "yapma! hamileyim!" dedim. karnıma vurdu
- bebeği çıkarıp kutuya koydular. o ağırıma gitti.
- bebeği doğuracaktım. bakacaktık. bakardık. sevmiştik çünkü.
- ben düşük yaparken polis beni gözaltına almaya çalışıyordu.
19 yaşında. boyu 1.55 var yok. yüzü yuvarlacık. tatlıcık bir ses tonu var. kahraman, küçük bir kız çocuğu. kaşık kadar. "dayanamazlar" diyor. "babam çok üzülür. annem çok üzülür. sonra akrabalarımız var, onlar da belki kızar. belki beni görmek istemezler artık. onları çok üzerler benim yüzümden. sonra belki... yani dayak olmaz da... yine de..."
insan hakları derneği'nin bir odasında yalnız başına bir kız çocuğu, bir kadının başına gelebilecek en korkunç şeyi yaşamış, polis tekmeleriyle bebeği düşürülmüş, bu dünyada bir başına duruyor ve... kız çocukları niye böyle allah'ım? niye hâlâ başkalarını düşünür bir kız çocuğu acıdan rahmi sızlarken!
'bebeği kutuya koydular'
ağlamıyor. eylemi anlatırken, biber gazını nasıl gözüne sıktıklarını anlatırken, ellerindeki gaz yanığını gösterirken, hastaneye nasıl alınmadıklarını, polisin onu nasıl düşük yaparken bile gözaltına almak istediğini, sedye getirmediklerini, bebeğinin kalbinin duruşunu... kasıklarına tekmeler atan polislere, "hamileyim! vurmayın!" diye bağırmasına rağmen vurduklarını anlatırken. hatta "belki duymamışlardır" diyor, inanamıyor belli ki, bir insanın bile bile bir kız çocuğuna bunu yapabileceğine... ağlamıyor şunu söyleyene kadar:
"doktor geldi, 'bebeğinin kalbi durmuş, alacağız' dedi. sonra bebeği çıkardılar. (parmağını gösteriyor) bu kadarcıktı. kutuya koydular. kutunun üzerine benim adımı yazdılar. o zaman işte... (kırılıyor ağzı, çenesi acıdan) ağırıma gitti."
devlet yardım ediyor!
böyle bir hikâyeyi anlatmak için bir kız çocuğu bu kadar direnci, bu kadar olgunluğu nereden bulur? bilemedim. devam ediyor:
"doktorlar dedi ki: sende morarma yok. bu bebeği kendi kendine düşürmüşsündür belki. incelemeye alınacak."
ben bir şey demiyorum, o da bir şey demiyor. susuyoruz, uzun hava. devam ediyor yine:
"devlet bana yardım edecekmiş, öyle dediler. kürtaj parasını ödeyecekmiş devlet. 600 lira..."
susuyoruz, küfür.
bir kız çocuğunu bu devlet, bu hükümet, bu polisler böyle büyütüyor işte. 19 yaşında ölü bebeğini bir kutunun içinde önüne koyup "korkma parasını vereceğiz" diyerek. o kız çocuğu, bir hastane odasında ilk kez kadın-doğum muayenesi masasına yatarken çıkıp utanmadan, erinmeden, üşenmeden "huzur ve istikrarımızın önemi ve falan ve filan" diyerek.
doğuracaktı...
sevmişler çocuklar birbirlerini. konuşuyorlarmış, düşünüyorlarmış "ne yaparız?" diye. ikisi de öğrenci. ama çok sevmişler ve bu bebeğin doğmasına da karar vermişler. belki okulu bırakırlarmış, belki başka bir çözüm bulurlarmış ama doğuracakmış işte, kopamamış bebekten. bilen bilir... sonra işte polis düşük yaparken ona şöyle demiş:
"bu yaşta çocuk peydahladın ha!"
gülmüş sonra.
böyle olmuş işte...
önceki gün devletimiz, hükümetimiz ve başbakanımız böyle korunmuş "huzursuzluktan" ve "istikrarsızlıktan".
"belki bebeğim olmaz benim" diyor. gözleriyle bana soruyor, sanki "olur" desem iyi gelecek. birileri iyi bir şeyler söylesin istiyor. yarın muayene olacakmış yeniden, söyleyeceklermiş bir problem var mı diye. "o masaya yatmak istemiyorum bir daha" diyor. "çok kötü bir şey. çok kötü oldum ben."
sonra yine başkalarını düşünüyor: "bir kadın daha vardı. onun da kasıklarına vurmuşlar hep. belki onun da çocuğu olmaz."
bizim payımıza düşen...
yine bakıyor yüzüme. istiyor ki "yok öyle şey. herkesin, senin de güzel bebeklerin olacak" diyeyim. şuncacık bir kız, annesi bile yok yanında, şimdi tanıştığı bir "abladan" iyi bir şey duymak istiyor. söylüyorum ben de. ne yapayım! çünkü bu devlet, bu hükümet, bu polisler, bu emniyet müdürleri bizim payımıza da bunu düşürüyor. bebeğini kaybetmiş bir kız çocuğuna söyleyecek laf aratıyor. var mı öyle bir cümle?
"ne yazayım?" diye soruyorum, "söyle ne istersen onu yazayım."
"bilmem ki" diyor. "siz bilirsiniz."
"boş ver sen şimdi" diyorum. "söyle, ne istersen onu yazacağım."
"ne isteyeyim?" diyor. "bebeğimi mi!"
ben çok küfür biliyorum. ben çok küfür biliyorum. ben çok küfür biliyorum. alnından öpüyorum, elini tutuyorum. çünkü işte, bu memlekette bizim payımıza bu düşüyor. birbirimizin elini tutmaktan, sarılmaktan başka bazen çaremiz kalmıyor.
"
-----------------------------------------------------------------------------------------
sonra "ben bu ülkede yaşamak istemiyorum" dediğimde annem bana "bu ülkeyi sen kurtaracaksın, gidemezsin" diyor. ben ne yapabilirim peki? birilerinin elini tutup sarılarak kurtarabileceksem bu ülkeyi ne ala!
ci
Yazarken:
Sessizlik
| tepkiler: |
etiketler:
ece temelkuran,
ekşi,
habertürk,
kadın hakları
0
koment
28 Kasım 2010 Pazar
21 Kasım 2010 Pazar
Radikal
Prob notu açıklanmış, hani zaten kötü bir şey bekliyordum da bu kadar da değildi.. Aslında iyi oldu, biraz düşünmeme sebep verdi bu sonuç. Matematik Yan Dal'dan vazgeçmenin eşiğindeyim. Bir arkadaşım bu ana direkt şahit oldu, kendisi de şaşırdı aslında dedi ki;
"Olum noluyor, matematik?"
Hakkaten ne oluyor? Adamlar demiş ki, "Yan dalı bitirmek için 3.00 GPA'in üzerinde olmanız gerek." benimse bu zamana kadar yan dala ait aldığım derslerin hiç biri tek başına 3.00'a yaklaşmıyor bile. Bu saatten sonra neyi toparlayacaksın? En iyisi yol yakınken geri dönmek..
Moralim çok bozuk şu anda, geleceğim hakkında zaten kaygılı düşünceler içinde olduğum bir dönemde bir de akademik açıdan da bir bir sıçtığımı görmek beni bu moral düşüklüğüne itti iyice..
Kendine gel! Gerçeklerin farkına var! Evet belki zekisin, ama aynı zamanda bu zekayı gerektiği gibi kullanamadığın için aptalsın da..
Başka bir arkadaşım da dün dedi ki;
"Etrafta ne adamlar var, senle benle alakası yok. Adam zehir gibi, olayı bitirmiş zaten keyfini sürüyor."
Evet o da haklı, hem de sapına kadar. Benim bırak olayı bitirmek, daha başında bile olmadığım da bir gerçek. Üstelik zaman da geçiyor hızla.. Ya oturup kendimden beklenmeyecek derecede iyi bir performans göstermem gerekecek, ya da kapasitemin farkına varıp ona göre hareket edip vazgeçmek gerekecek, belki de her şeyden...
Bilmiyorum hangisi daha akla yatkın?
Bu da öyle depresif ve belirsiz bir post oldu işte. Uzun zamandır yazmıyordum böyle şeyler, değişiklik oldu.
ci.
Yazarken:
Whataya Want From Me - Adam Lambert
"Olum noluyor, matematik?"
Hakkaten ne oluyor? Adamlar demiş ki, "Yan dalı bitirmek için 3.00 GPA'in üzerinde olmanız gerek." benimse bu zamana kadar yan dala ait aldığım derslerin hiç biri tek başına 3.00'a yaklaşmıyor bile. Bu saatten sonra neyi toparlayacaksın? En iyisi yol yakınken geri dönmek..
Moralim çok bozuk şu anda, geleceğim hakkında zaten kaygılı düşünceler içinde olduğum bir dönemde bir de akademik açıdan da bir bir sıçtığımı görmek beni bu moral düşüklüğüne itti iyice..
Kendine gel! Gerçeklerin farkına var! Evet belki zekisin, ama aynı zamanda bu zekayı gerektiği gibi kullanamadığın için aptalsın da..
Başka bir arkadaşım da dün dedi ki;
"Etrafta ne adamlar var, senle benle alakası yok. Adam zehir gibi, olayı bitirmiş zaten keyfini sürüyor."
Evet o da haklı, hem de sapına kadar. Benim bırak olayı bitirmek, daha başında bile olmadığım da bir gerçek. Üstelik zaman da geçiyor hızla.. Ya oturup kendimden beklenmeyecek derecede iyi bir performans göstermem gerekecek, ya da kapasitemin farkına varıp ona göre hareket edip vazgeçmek gerekecek, belki de her şeyden...
Bilmiyorum hangisi daha akla yatkın?
Bu da öyle depresif ve belirsiz bir post oldu işte. Uzun zamandır yazmıyordum böyle şeyler, değişiklik oldu.
ci.
Yazarken:
Whataya Want From Me - Adam Lambert
17 Kasım 2010 Çarşamba
Rüya
Saat 04.58.. Kahverengi parlak perdenin dışında sis var. Pencere aralık olduğu için anlıyorum, sessizliğin sesi doluyor içeri.. Bir de nefes alıp verme sesleri var, arkamdaki kıvırcık varlığın.. O ise çoktan yükselmiş, uyumuş.. Ertesi sabah 08.00'da ötmesi gereken alarmı kurmayı unutarak..
Ben ise, önümdeki boş beyaz kağıda ve arkamdaki kıvırcık uyuyabilsin diye duvara çevrilmiş masa lambasının loş ışığının aydınlattığı küçük yazılarla dolu olan kitaba bakıyorum.. Derken kapı çalıyor, merak ettim bu saatte kim olabilir diye.. Üstelik yakın çevremiz bilir, Ahmet'in Tarih dersinin olduğunu Perşembe sabahı..
Miskin miskin kalktım koltuğumdan.. Rahat oturayım diye pantolonumun düğmelerini açmışım, onları ilikledim ve terliklerimi süre süre kapıya geldim.. TRAK.. TRAK.. Buyrun?
-Benimle gelmen gerek!
-Mert dur ne oluyor?
-Çabuk Cihan, çok vaktimiz yok!
-Tamam dur üstüme bir şey alıyorum..
-Hadi!!
havuzun oraya koştuk, ben hayatımda bu kadar hızlı koştuğumu hatırlamıyorum, sanırım iki saniyede oradaydık..
Köpüklü ile Pigastro arasındaki o geçidimsi şeyde.. Bir kaç insan bileklerinden asılı sarkıtılmış.. Kafaları yok! Yoğun sisten dolayı seçemiyorum kim olduklarını.. Midem bulandı.. Kafamı sağa çeviriyorum, bok heykeline nazır kusuyorum..
İlginç, Merkez'e inen uzun yolda hiç sis yok.. Ama sanki havayı jiletle yarmışsın gibi, çimenlerde başlıyor sis tekrar.. Yolun üstünde ise yavaş yavaş ilerleyen bir insan topluluğu.. Ya da.. İnsana benzer bir şeyler işte! Ama yürümeden ilerliyorlar.. Etrafta bir tek biz varız Mert ile.. Odaların perdeleri çekilmiş, ışıklar kapalı.. Sanki bütün gözler perdenin kenarından bizi izliyor, biraz sonra o sallanan vücutların yanına iki tane daha eklenecek, biliyorlar ama yine de izliyorlar.. Vahşete susamış insanlar..
Kaçıyoruz..
-Bunun için mi çıkardın beni odamdan? Ya şimdi ölürsek ne olacak! Tam hayatta bir mutluluk bulmuşken neden beni sürüklüyorsun buna!?
-Bilmiyorum.. Paylaşmak istemiştim sadece..
-Sus ve koşmaya devam et Mert..
Sisin içine girdik ve yine sessizlik..
-Peki geldiklerini nasıl anlayacağız?
-Ayak seslerinden..
-Mert, adamlar yürümüyor, süzülüyor!
-...
Çevremizi bir pis koku ve soğuk hava sardı.. O an gözlerimi kapadım ve anladım, sonun geldiğini..
Nefes nefese uyandım, saat 04.58'di..
ci.
Yazarken:
A Dying Wish - Anathema
Ben ise, önümdeki boş beyaz kağıda ve arkamdaki kıvırcık uyuyabilsin diye duvara çevrilmiş masa lambasının loş ışığının aydınlattığı küçük yazılarla dolu olan kitaba bakıyorum.. Derken kapı çalıyor, merak ettim bu saatte kim olabilir diye.. Üstelik yakın çevremiz bilir, Ahmet'in Tarih dersinin olduğunu Perşembe sabahı..
Miskin miskin kalktım koltuğumdan.. Rahat oturayım diye pantolonumun düğmelerini açmışım, onları ilikledim ve terliklerimi süre süre kapıya geldim.. TRAK.. TRAK.. Buyrun?
-Benimle gelmen gerek!
-Mert dur ne oluyor?
-Çabuk Cihan, çok vaktimiz yok!
-Tamam dur üstüme bir şey alıyorum..
-Hadi!!
havuzun oraya koştuk, ben hayatımda bu kadar hızlı koştuğumu hatırlamıyorum, sanırım iki saniyede oradaydık..
Köpüklü ile Pigastro arasındaki o geçidimsi şeyde.. Bir kaç insan bileklerinden asılı sarkıtılmış.. Kafaları yok! Yoğun sisten dolayı seçemiyorum kim olduklarını.. Midem bulandı.. Kafamı sağa çeviriyorum, bok heykeline nazır kusuyorum..
İlginç, Merkez'e inen uzun yolda hiç sis yok.. Ama sanki havayı jiletle yarmışsın gibi, çimenlerde başlıyor sis tekrar.. Yolun üstünde ise yavaş yavaş ilerleyen bir insan topluluğu.. Ya da.. İnsana benzer bir şeyler işte! Ama yürümeden ilerliyorlar.. Etrafta bir tek biz varız Mert ile.. Odaların perdeleri çekilmiş, ışıklar kapalı.. Sanki bütün gözler perdenin kenarından bizi izliyor, biraz sonra o sallanan vücutların yanına iki tane daha eklenecek, biliyorlar ama yine de izliyorlar.. Vahşete susamış insanlar..
Kaçıyoruz..
-Bunun için mi çıkardın beni odamdan? Ya şimdi ölürsek ne olacak! Tam hayatta bir mutluluk bulmuşken neden beni sürüklüyorsun buna!?
-Bilmiyorum.. Paylaşmak istemiştim sadece..
-Sus ve koşmaya devam et Mert..
Sisin içine girdik ve yine sessizlik..
-Peki geldiklerini nasıl anlayacağız?
-Ayak seslerinden..
-Mert, adamlar yürümüyor, süzülüyor!
-...
Çevremizi bir pis koku ve soğuk hava sardı.. O an gözlerimi kapadım ve anladım, sonun geldiğini..
Nefes nefese uyandım, saat 04.58'di..
ci.
Yazarken:
A Dying Wish - Anathema
6 Kasım 2010 Cumartesi
Ufak ufak...
Blog'u açalı bir sene olmuş, hatta üstünden de yedi gün geçmiş.. Bir sene boyunca hayatımı genel olarak özetleyen yazılar olmuştur illa.. Bütün bu yazılarda etiketler kullandım, hem de bolca. Etiketlerden çıkan sonuca göre hayatımda en çok yer kaplayan şeyler sırasıyla şöyleymiş:
ci.
Yazarken:
Humble Me - Norah Jones
- uykusuzluk & müzik
- murat mustafa & atilla
- müzikus
- kısfmet
ci.
Yazarken:
Humble Me - Norah Jones
| tepkiler: |
etiketler:
atilla,
blogger,
kısfmet,
murat mustafa,
müzik,
müzikus,
norah jones,
uykusuzluk
2
koment
Kendime Notlar...
Önümüzdeki 3 sene için yurtdışı, kariyer veya akademik başarılar adına ufak tefek yapılacaklar/yapılmalılar listesi oluşturdum.. Arada bu post'a geri dönüp hem yeni şeyler eklerim hem de olup olmadığına dair işaretler koyarım falan..:)
ona göre..
ci.
Yazarken:
Eye of the Tiger - Survivor
- Math Minor'dan vazgeçme.
- Uppsala'da Erasmus yap.
- Microsoft'da staj yap. / Üniversitede research üzerine staj yap.
- Interrail yap, hiç olmadı Amsterdam, Barcelona ve Londra'yı kesin gez.
- Graphics Lab'a girip projeye/publication'a dahil ol.
- Imagine Cup'a katıl.
ona göre..
ci.
Yazarken:
Eye of the Tiger - Survivor
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)